
İnsan, gerçek kendiliğini çoğu zaman hemen göremez. Üst üste binmiş katmanlar bu görüşü bulanıklaştırır. Takılan maskeler dikkatini dışarıda tutar.
Bu yüzden içeri yaklaşmak, eklemekle değil çözmekle olur.
Önce yargılar çözülür, sonra savunmalar incelir. Ardından kimliğe tutunmuş tanımlar gevşer. İnsan ilerlemez; eksilir. Fazlalıkları bıraktıkça özüne yaklaşır.
Bu eksilme bir kayıp değildir; bir merkezlenmedir. Her katman, bir zamanlar işe yaramış ama artık onu kendinden uzaklaştıran bir kabuk gibidir. İnsan kendini korumayı öğrenmiştir; sonra o korumayı bırakmayı öğrenmesi gerekir.
İçeri inmek, korunma ihtiyacıyla bırakma cesareti arasındaki ritmi fark etmektir.
Derine indikçe görmekten kaçılan yanlar belirir. Bastırılmış tepkiler, inkâr edilmiş arzular yüzeye çıkar. İnsan en çok kendine yaklaştığında zorlanır, çünkü içeride yalnızca kabul etmek istediklerimiz yoktur.
Orada anlam üretilmez, yaşanır. İnsan kendini tanımlamayı bıraktıkca, gercek varlığı ile temasa geçmesi mümkün hâle gelir.
Her dönüş, biraz daha içeri.